31 Aralık 2012 Pazartesi

MUTLU YILLAR!!!


Kalbinizi unutmayın bu yıl!
Onu sevgiyle, neşeyle, güzellikle besleyin!
Sigara içseniz bile dokunmaz o kalbe! 
Hayata dokunun.
Hayatın size dokunmasına izin verin.
Koşul koymayın!
Geleni sevinçle karşılayın!
Vardır bir bildiği yukardaki hazretin.
Genellikle dalga geçtiği sanılsa bile... 
İşini biliyor diye umun :)


Benim kalplerim yerine ulaşmaya hazır. 
Hepsini yetiştiremedim ama... daha koca bir yıl var önümde... acelem ne?

Tanıdık tanımadık... herkesi seviyorum (kavga edebildiklerimi daha çok) ve kucaklıyorum. 

Puma Kılıklı, Panço ve Ateş Kaptan da hepinizi yalıyor!

27 Aralık 2012 Perşembe


Ateş Kaptan balkona çıkar.
Kenara tüneyip çam ağacındaki kuşlara ağzı sulanarak bakar...
Ama ağaca atlamak için daha büyük "toplara" ihtiyaç vardır.
Dönüp içerdeki iki ve dört ayaklılarla uğraşmaya karar verir...



Oturarak uyur. Her an tetikte... 
Aman ha bir hareket kaçmasın!


Yarım saat sonra...

Uyuşuklar! Hiç bir şey yapacakları yok! 
Kafayı koyayım bari!

23 Aralık 2012 Pazar

Banu Örenk'in şablonunu aldım, Ateş Kaptan'a tuttum...

Küçük geldi!

Sevgili Banu,
İştahlı bir hevesle yazdığın yorumları okudum. Ama sanıyorum sen aklındakileri aktarma telaşı içinde benim yazımı ve hatta diğerlerini okuma zahmetine girmemişsin... Genç olduğunu sanıyorum... ve yine sanıyorum ki, senin yaşın kadar yıldır kedilerle birlikte yaşıyorumdur... Beni kitapsız bir cahil yerine koyman da acayip gücüme gitti... Sadece hayvanlarla ilgili olan kitap rafımın fotoğrafını koyayım bari de, okur-yazar olduğumu anlasın dedim... Bak orda koca bir yazıyla köpek yazıyor ya... o kitap sadece köpek aşkı yüzünden alınmıştı yıllar önce... onca kedinin arasına köpek sokamam diye düşünürken... bir gün bir köpek yoluma çıkar belki diye umut ederek... O bana gelmeden, ben onun hakkında bilinmesi gerekenleri bileyim diye...

Ama biri çıkıp, benim ne yaşadığımı, neler hissettiğimi, evde ne olup bittiğini, (az çok burda yazıldı çizildi) bilmeden bana kitap tavsiye ederse... İşte ben buna çok kıl olurum!


Birini eleştireceksen ya da ona akıl vereceksen, onu doğru algılayıp algılamadığına da dikkat etmek zorundasın. Yani o yazarın üslübunu bilmek zorundasın... Ha, bu üslup ya da biçem diyelim, gençler daha iyi anlasın diye, sana uymuyorsa, o senin sorunun olur, benim değil. 
Ama ben yazar olarak, okuyanın beni izleyenin zeki olmasını isterim. 
Çünkü ben onlara yazıyorum, onlara içimi döküyorum... 
İroniyi anlamalarını beklemek kapris olarak görülecekse, anasını satayım, kaprisliyim! Var mı ötesi?

Şimdi gelelim tavsiyelerine...
Kısırlaştırın diye buyurmuşsun!
Sen hiç kısırlaştırılıp sokağa çıkan bir erkek kedi gördün mü?
Evdekilerle yetinmeyin birazda çevrenizdeki kedileri gözleyin hayvanları tanımak için.
Ha, o kedinin neresine bakacaksın biliyor musun?
Kıçına! 
Özellikle kısırlaştırılmamış erkek kedilerin kısırlaştırılmış bol dişilerle yaşamak zorunda olduğu sokaklarda bak o kısır erkek kedilerin kıçına! 
Eşcinsellik sadece insanlara özgü değildir. 
Dişinin az olduğu dönemlerde hayvanlarda birbirlerini kullanırlar. 
Aman, şimdi atlarsın, sokağa bırakmayın kedinizi diye... Ben bırakırım kardeş.
Ben doğadan ayırmam hayvanlarımı... 
İşte o yüzden ben ikinci katta bile oturmadım bugüne kadar. 
Giriş katlarını severim... Açarım pencereyi, kedilerim çıkıp çimenlerde yatar, güneşlenir, yaprak peşinde koşan, başka kedilerle alan mücadelesi yapar... kaka ve çişleri gelince evdeki kuma koşarlar...
"Lan zibidiler, dışarda yapaydınız ya şunu" dediğimde bel bel bakarlar yüzüme... 
Sonuç: Ateş Kaptan kısırlaştırılmayacak.
Dişiler bir kez doğurduktan sonra kısırlaştırılır. 
Bunun önemini kitap karıştırarak öğrenebilirsin. 
Ya da yaşayarak...

Gelelim 2 maddeye... Hasar vermeyen kedi yoktur. Doğru. 16 yavru büyüdü evimde... ne tür hasarlar olduğunu biliyorum. Hasar listesi tutmuyorum... Çok şükür evimde antika, aile hatırası gibi şeyler de yok. 
Büyürken sakar olur bütün bebekler. 
Ama...
Öğrenirler!
Hayır dediğinde öğrenirler. 
Ateş Kaptan öğrenmiyor!
Kediler böyledir demek yanlış.
Kediler parmak izi gibi, insanlar gibi, birbirine benzemeyen kardeşler gibi, her biri farklıdır. 
onlara bir şablon uygulayamazsın.
kişiliğine uygun davranmak zorundasın. 
Ateş Kaptan mücadeleyi seviyor. Eyvallah!
Ben de en az onun kadar savaşçıyım. 
Okumadığın şu yazı var ya Banu, orda seksen yerde fıs fıs geçiyordu... Sprey dediğim için mi yüz vermedin bilemedim. Suyu geçtim, kolonya bile fısfısladım. 
Eh geriye gömmek kalmıştı. 
Ben de gömdüm!
O benjaminin toprağına kafasını, burnunu, elimden kaçmak isterken, kıçını, sırtını... her bir yerini buladım toprağa ve önceki kakasına... Şimdi ayağa kalktığımda ödü patlıyor.
Panço'nun su kabını döküyordu ya... leğen kıvamındaki kabı... bir leğen dolusu su yerlerde...
Boğdum ben de... 
"Su mu istiyorsun? Al sana su! Gir tadına bak!" 
Sonra kıçını soktum! Yarı beline kadar! Havuz olsa içine atacağım. Van kedisi kılıklı, yüzsün hevesini alsın!
Her kedinin anladığı dil ayrıdır. Duygusal bir kediye bunu yaparsan, ya evden kaçar gider, ya travma geçirir. 
Merak etme o bok suratlıya bi bok olmadı... 
Bak aşağıda


Noktalı virgül gibi yatıyorlar. 

Yukardaki Puma Kılıklı, 16 yaşında. Şubat'ın 26sında 17 ye girecek... 
Böbrekleri sorunlu ve bu yeni doğan yaratık 16 yılı çöpe atmaya çalışıyor evdeki bütün su kaplarını devirerek... 
İzin vermem!
Ya eğitimini alır, ya kendini sokakta bulur. Baharı bekliyoruz.
Sokakta eve uyum sağlayacak bir yığın güzellik var. 
Hakedeni alırım yine evime... 
Panço gibi... Şarlo gibi, Sarman gibi... 

Benim evde kapılar kapanmaz Banu... 
Ateş Kaptan yüzünden kapandığı için kıl oluyorum.
İsteyen istediği yerde yatar.
Başımın üstünde yatardı Güzel surat. 
Boynumda, sırtımda... İstedikleri her yerde... Yeni doğurduğunu bebeğini benim karnıma sokuşturup yanımdaki yastığa yerleşiyordu Aslan Surat. Onun kadar iyi bakacağımı biliyordu bebeğine. 

Kediler gün doğumu gün batımını sever demişsin... benimkiler bana benzer Banu... Gece yaşarlar...
Yarasa gibi, baykuş gibi, tüm vahşi yaratıklar gibi... Biz gündüz uyuyoruz. 

Benim evde koşturduktan sonra akşam yemeği verilmez... Açık büfe var... isteyen gidip tıkınsın.
Sokaktakileri de öyle besliyordum... Şu saatte çıkıp beslerim onlar da beni bekler numarası yok bende...
Disiplini sevmem, özgürlüğü severim. Penceremin önündeki tabak hep doluydu. Kedi doyduğunu bilir. Kendinden sonrakine bırakır tabağındakini...
Sadece bitince cama vururlar. 
Serviste kusur ettiğimiz için affola deyip tabağı doldururum. -dum..
Giriş katı bulursam yine öyle olacak. Şuan ki evim giriş üstü. 
Nasılsa yeni ev arıyacağım. 
Dükkana çevrilmemiş, kentsel dönüşüme uğrayıp ilk katları ikinci kat gibi sütunlar üstüne dikilmemiş bir apartman bulursam... 

Gelelim oyuncak meselesine... kedilerimin en genciydi şuan 16 yaşında olan kedim. Sence ben kedi nasıl oyun oynar, nelerle oynar bilir miyim? Bilmez miyim? Ha, daha önce kaç kediyle yaşadığımı da atlamıştın sen dimi? Hani tek kediyle tüm kedileri tanığını söylüyorsun ya... 8 (sekiz) kedim vardı benim be Banu. 

Diğer yazılara bakma zahmetine girseydin, lazer ışığını görünce şıp diye tanırdın.
Bir de gazeteden yapılan topların iyi zıpladığını öğrenirdin. 

Çoraplarımı kendi alıyor zaten,  sordum; düğüme ihtiyaç duymuyormuş ...

Sorunlar bitmezse, gelip kapımı teklemeleyin diyorsun ya...
Adresi ver güzelim... Ateş Kaptan'la geliyoruz! 




18 Aralık 2012 Salı

Ateş Kaptan büyüyor...

Evet, geldiği zaman avuç kadar olan yaratık büyüyor. Akıllanacağına daha da delirdi... 
Geçen gün yarısı kuruyan Benjaminin yapraklı kısımları bari ışığı görsün diye saksıyı çevirdim ve belediye tuvaletine döndüğünü farkettim. Ne çok boku varmış hazretin?
Kendi kumuna da bir çuval yapıyor hergün temizliyorum... Meğer yarısını da saksıya bırakıyormuş.
Oraya hamle yaptığı her seferinde üzerine gazeteyle yürüdüm, savaş naraları attım, terliğimi füze yerine kullandım... "Lan ben bu oyunu çok sevdim" deyip odanın içinde dört dönüp yeniden taarruzda bulundu. 
Ne yapsam diye kafayı yemek üzereyken Erkan kedi savar çubukları çıkardı önüme... 
Hemen gelinde iki tane saplandı saksıya... 
Ve sotada beklendi... Hadi git şimdi de göreyim!


Gitti. Tabii ki gitti. "Ana! Ben niye buraya giremiyorum yahu? Burda bir şey var" deyip kalakaldı. 
Saksının içindeki pamuklu çubuklara hemen uyandı. 


Farklılık o çubuklardı, giremedi. Ben keyiften dört köşe... Hadi girsene... Gir de sıç oraya diye kışkırtıyorum falan... O gün gitti kumuna yaptı. Arada gidip saksıyı yine yoklamaktan vazgeçmedi... Hihihihi...
Ama bu kıkırdamalarım ertesi günü Hiiiiii!!!! ye dönüştü.
Herif yine gidip yaptı yahu!
Çubuğu da söküp attı... 
Pes etmek yok!
O pes demiyorsa ben de demem!
Gidip Sprey alındı... Hem çiş kokusunu yok ediyormuş hem de kovuyormuş.
Sonuç???
24 saat!
Sabah kalktığımda boklar bana bakıyordu yine saksıdan!
Pes etmek yok!
Bin yıllık kolonya ne güne duruyor.
Saksıyı yıkadım kolonyayla...
Ev, otobüste kolonya servisi yapılmışa döndü! 
Ve ben kolonyadan nefret ederim.!!!!
Bu ceza değil de ne?
O yine devam etti. Saldırılarına... 
Gidip kolonyanın spreylisini aldım. 
Üstüne bile sıktım. 
Sonuç?
"Koltuk altıma da sık! Güzel kokuyormuş!" 
Ben pes ettim!
Benjamin ölecek. Bu kesin.
Ya da Ateş Kaptan'ı oraya gömerim, gübre olur.


Bu gördüğünüz balkon kapımın demiri... bir zamanlar kapıdaydı... 
Apartman yıkılacak ya... Tamir isteyen yerlere aldırmıyoruz pek... Nasılsa bahara boşaltacağız.
Kapının menteşeleri de çürümüştü... Bir tanesi arada bir koyveriyordu kendini, kaldırıp oturtuyordum eski yerine... idare ediyordu... Ateş gelene kadar... Geçen gün hava güneşli... açtım kapıları, Panço balkona 
yerleşti, ateş de kıvılcımlandı tabii... koştur oraya, koştur buraya... Bir baktım demir kapıya tırmanıyor...
O arada  ben de boya işleriyle uğraşıyorum. Önümdeki işe döndüm ki bir kıyamet koptu. 
Demir kapı paldır küldür iniyor aşağıya... Amanın Panço! demeye kalmadı... 
Önümden yıldırım gibi geçti Ateş Kaptan! Toz!
Balkona çıktım, Panço Soluk soluğa kalmış, telaşlanmış... Ama neyse ki üzerine düşmemiş kapı. Küçük bir masa vardı, üzerine mozaik yaptığım. Kapıyı tutmuş... 


Düşerken tutmuştu kapıyı, şimdi de tutuyor duvar dibinde... 


Tabii ki mozaikler döküldü... Toplandı... Bir ara tamir edilecek... 
Ettiğim küfürleri buraya yazamam... 


Bir başka marifeti... astar boyası yapılmış çanağı üç parça yaptı!


İki kişilik kanepenin alt yastıklarını yoldu!


Boyamaya hazırlandığım çekmecenin içine yerleşti! 
En katlanılır hali de buydu zaten! 

Akabinde su kavanozunu döktü! Boyalı suları... 
Panço'nun suyuna dokunmuyor diyordum, onu dökmeyi de becerdi...
En son kendi şelalesini devirdi... Evde su içinde kalmamış yer yok!
Yaşlı kızıma özel servis yapıyorum, susuz kalmasın diye... Elimde tutup içiriyorum suyunu.
Gördüğü an koyup geliyor ve kaseye vuruyor! 
Lucifer'in torunu kesildi başımıza!

Ben bu salağın biletini çoktan kestim de... Baharı bekliyorum. 
Kışın sokağa atmaya kıyamıyorum. 
Baharda azacak, kızların peşine düşecek... ve şanslıysam bir daha eve gelmeyecek!
Gelirse bile uyuyup yine gidecek... Ah Tanrım! Nerde o günler?
Bence bunu anası tuttu ensesinden, bıraktı bir köşeye... 
Diğer çocuklarını bunun hışmından kurtarmak için...
Mutluluk geni olmadığını şıp diye anlamıştır o. 
Ron ronu olmayan bir kedi!

Yaramaz kedi severim diyen varsa... 
Kırmızı kurdeleyle süslerim valla! 




30 Kasım 2012 Cuma

Hayvanatların Mühimmat dolabı

sonunda bitti ama, makinedeki pil de bitti ya... 
bi koşu gidip pil alındı... 
Hiç bir işe yaramadı... makine hala "pili değiştir lan" deyip duruyor. 
Ucuz etin yahnisini sevmedi... illa kendi markasını istiyor. 
Bunlar inatlaşa inatlaşa çekebildiklerim... 


Genel görüntü :)


Kabartmalı, eskitmeli kapaklardan biri... diğerini çekmeye izin vermedi :)



Bu kuş uzaktan kendini ele vermiyor...


Yakından  yazılı olduğu belli oluyor... 
ama bunun bir hikayesi var... 
Çanakkale Lisesi Edebiyat Bölümü öğrencilerinin çıkardığı AŞAMA gazetesi...
Sevgili Levent, bu gazetenin emekçilerinden ve yazarlarından biri... 
Gazeteleri saklamış. 
O da bu dünyadan saklandı iki yıl önce.
Sevgili eşi, dostum Nihavent onları bana gönderdi. 
Aynı özenle, İkea'nın büyük kutularından birine yerleştirmiştim. Tozlanmasın, başına bir kaza gelmesin diye...
Ama başına kaza ordayken geldi. Adı Ateş Kaptan!
Divanın altındaki kutuların tutacak yerleri açık... Hazret elini içine sokup ne allah verdiyse çekip çıkarmış.
Ama ne çıkarma!
Parça pinçik! 
Atmaya kıyamadım. 
İşte o parça pinçik parçalardan stencil kuş yapıldı ve yan tarafa yapıştırıldı... renklendi... 
Bizler o zaman rengarenk gençlerdik! 
İçinde hala o rengi taşıyanlarımız da var, griye dönen de... paranın renginden başka renk tanımayan da... 
Ama o zamanlar rengarenktik!


 

Diğer tarafına daha sade eskitme renginde yaptım o kuşu... 


Yarın doğru dürüst bir pil alıp, kapakların içinde yaptığım matraklığı da çekeceğim... 
Arkası yarına döndü dolap... 

eh olur o kadar... Merkür geri gidiyor :) 

Ve öyle kullanışlı oldu ki... dağınıklık ortadan kalktı... sadece hayvanatların ıvır zıvırlarına da bırakmadım... Kendi ıvır zıvırları mı koyuyorum... dolabıma bayıldım :) meğer çok ihtiyacım varmış böyle bir şeye... 

27 Kasım 2012 Salı

adı Ateş ama o bir su canavarı

Aylar önce sevgili Salkımsöğüt'le Kızıltoprak'taki mobilya mağazasına gitmiştik. Feng Shui şelalesi almak istiyordu arkadaşım... O mağazada koca kayalardan akan sulardan aşağıdaki gibi bıdıklara kadar her tür şelaleyi bulabilirsiniz... Onlara bakarken çok eğlenmiştik. Salkımsöğüt söz vermişti o sırada, "bereket köşesine koyacağım, işe yararsa sana da hediye alacağım" diye... Ben de büyük bir kayayı göstermiştim, "Ahanda bunu istiyorum!" 
Taşı severim. Büyük taşı daha çok severim. 
Ama Feng shui büyüsü işe yaramadı belli ki... Benim kaya hala orda duruyor :)
Hem Salkımsöğüt hem ben hala işsiziz... 
Fare sığamadığı deliğe kuyruğuna kabak bağlayıp öyle denermiş hesabı, ben de eve yeni elemanlar katıyorum ya... Onlardan biri Ateş Kaptan ya... 
Adı Ateş ama su canavarı çıktı ya... 
Musluk açmayı da öğrendi puşt!
Evi su basmasın, derdi suysa ahanda alsın bununla oynasın dedim...


Dün bir koşu gidip bunu aldım. Bugün kurdum... Tabii ki devirmesin diye altına bir tane çiçek tabağı koydum... 



Ateş Kaptan'ın yürüyen faresine el koyan Panço bir işler döndüğünün farkında... 
(fare artık yürümüyor. O muhteşem dişleriyle neresini kıstırdıysa... mekanizma bozulmuş)




Aaa! Su akıyoooor!


Aaa! su da içiliyor!!!


Fotoğraf makinesinin pili  burda biter!
Gerisini ancak anlatabilirim... 
Elini sokup su olduğuna iyice ikna oldu...  
Suyun nereye gittiğini göremediği için çok bozuldu! 
Bizim derdimiz suyun akması değil ki, lavabo deliğinden nereye gittiğini bulmak! 
Delikteki ızgaralara az tırnak taktırmadık! 
Ciyak ciyak az bağırmadık! 
Tırnak kurtarma operasyonlarından sonra kızıp çekip gittik!
Ama asla vazgeçmedik. 

Yine vazgeçmedik! 
Şelale, fıskiye, havuz... ne istersen koy önüne...
Yine musluk, yine musluk!
Aradan bir saat geçmeden şırıltıyı duydum... 
Mutfak musluğunu açmış... 
Herhalde "şelale güzel ama senin yerini tutmaz ki güzelim" demek istedi musluğa... 

Ha bu arada, feng shuiye göre bereket köşesine koymalısınız bu zımbırtıları...
Bizimkinin nerde olduğunu allah bilir! Fişe ve Ateş kaptan'a göre ayarlandı... 
Yakında anlarız... 

22 Kasım 2012 Perşembe

kendini kilitleyen ateş kaptan...

Acayip bir gündü bugün...

Tüyap Kitap Fuarı diyeyim... İstanbullular anlar halimi... Tekirdağ'a beş dakika kalana kadar gidiyoruz... Hem de Anadolu tarafından diyeyim...

En az 30 otobüs dolusu çocuk da vardı diyeyim... Gerisini siz hesap edin.

Söylemesi ayıp olmasın imza günüm vardı da... :)
30 otobüs dolusu çocuk demek, 30 okulun bahçesindeki çığlık atan velet demek... Amanın!

Evde üç sessiz (puma kılıklı hariç o habire birilerine çemkiriyor) yaratıkla oturan ben, beyin yıkama seansına katılmış gibi oldum. Sersemledim... Bir ara kahvemi alıp kaçtım ve bir sigara içtikten sonra normal insan kıvamına geldim...

Tabii tam fuara yaklaşırken, sevgili Deniz'e haber vereceğim, telefonun şarjı bitiverdi!

Taksi şoföründen şarj aleti sormayı akıl edene kadar 5 dakika falan dumur oldum. Neyse o şarj içeri ulaşmamı sağladı... Sonrası duvar!

Asıl mesele dönüş yoluydu... ummadığım kadar kolay oldu. Meğer Tüyap'ın servisi varmış Bakırköy'e... Deniz otobüsüyle de Bostancı... kendimi evde buldum iki saat içinde... Üstelik çok sevdiğim bir yazar arkadaşla birlikte yaptım bu yolculuğu... Çok keyifliydi...

Panço şen şakrak karşıladı beni ama, bir tuhaflık var... Ateş Kaptan yanıma uğramadı ve sesi uzaktan geliyor.

Arandım. Kapatmadığım bir kapı, küçük koridorun olduğu kapı kapalı ve hazret orda... Kapıyı açayım dedim. arkasından çivilenmiş gibi... Aha! Çünkü koridorda çamaşır askısı duruyor. O da üstüne zıplamaya başılıyor. Devirmiş, kapıyı kapattığı yetmemiş, bir de arkasına barikat oluşturmuş... Mercimek akıllı, bütün gün orda kalmış!

Kapıyı omuzlayarak biraz araladım içeriye şemsiye sokarak çamaşır askılığının bulduğum her yerini dürttüm, o arada bildiğim bütün küfürleri Ateş Kaptan'a sundum. Ama o beni çamaşır makinesinin arkasından dinliyordu tabii ki... Korktuğu ben değilim, şemsiye! Öyle, böyle, biraz daha omuz, biraz daha adrenalin, biraz daha fazla darbeyle kapı açıldı. Ödü patlamış şaşkının :)

Kapı açıldıktan sonra çok kızamadım. Üstelik aç da kaldı bütün gün. Zibidi... Geceyarısı oldu hala koşturuyor. Hayata travmayla başladı, travmayı yaratarak devam ediyor... Alışkanlık mı oldu ne?

Önceki yazıma yorum yapan arkadaşlar... Merak etmeyin, Ateş Kaptan'la ilişkimiz, aşk ve nefret üzerine kuruldu... Bavulunu eline verip evden kovsam bile, kapıya gelip gözüme baktığı an... kadınların zayıf karnı bu değil mi zaten? :)) Bakışlara dayanamayız.

Ama kızmakta haklıyım değil miyim? Sen git kendini kitle! Oh canıma değsin! Kızım bütün gün kafasını dinlemiş :))

Puma Kılıklı'nın dayısını hatırladım birden... o da kendini dolabın raflarından birine kapatmıştı. Raf geriye kaymış, ucu tavanına değince küçük bir üçgen içinde hapis kalmıştı koca kedi, Petrus! o sırada reklam ajansında çalışıyordum, eve geldiğimde çıkartabildim zibidiyi, onun hali daha perişandı! :( İki- üç yıl sonra kedi aidsinden öldü... Bebeklerine bakan bir babaydı... aslan surat'la birbirlerine aşıklardı... Ne çok hikaye var... hem hüzünlü hem komik...

Ama Ateş Kaptan hepsinden daha çatlak!!!!




uzun aradan sonra...


Yakışıklı oğlumun uzun burnuyla başlayayım dedim :) 
"Köpek sahibine benzer" lafına uygun bir yaratık gelmiş diyorum aynaya bakınca... 
Buldog gelseydi belki ben ona benzetmeye çalışırdım kendimi... Off ne yorucu olurdu yahu!
Ha babam tıkınmak gerekirdi... 
Gerçi Panço ne bulursa tıkınıyor. 
Beni de deli ediyor. 
Geçenlerde uzun, bağırsak gibi bir şey buldu ve attı ağzına. Sadece ağaca doğru gitmişti, yeni çıktığımız için evden, çiş için ağaç koklayacak sandım. Çok yanılmışım! Tokatlıyorum, küfür ediyorum, hakaret ediyorum, hepsini sineye çekip yalayıp yutuyor ağzındakini. 
Yol boyu söylenip duruyorum. Kaşlar çatık, ağız kenarı aşağıya doğru eğrilmiş... 
Sanki köpek gezdirmekten nefret eden bir kadın görüntüsü... 
Oysa istediği yapılmayan bir kadın görüntüsü o! Köpeğine söz geçiremeyen, sanki açmış gibi, burnu yerden kalkmayan köpeğinden utanan bir kadının... 
İçimdeki nazi subayını uyandırıyor ve hemen pleksinin boyu kısaltılıyor. 
Hemen bacağımın dibinde yürümeye mahkum. Ben istersem, etrafta yiyecek bir kırıntı bile olmadığına ikna olursam, duvar dibini, ağaç altını koklamasına izin veriliyor... 
Hepsi böyleymiş... köpek sahiplerinden duyduğum bu...
Birazcık teselli oluyor ama, neden benim köpeğim böyle çöpçü ruhlu olsun canım? 
Ego devrede... Benim oğlum böyle şeyler yapmaz!
Nah yapmaz!
Bal gibi yapıyor. Gözümün önünde acayip şeyler yutuyor işte. Onun kadar hızlı olamıyorum. 
Kimse olamıyor. 
Geçen hafta sonu memlekete, İzmir'e gittim ve sevgili Cody'nin ailesi, Adnan ve Nalan acılarını tazeleme
pahasına Panço'ya baktılar. 
Telefon edip asayişin berkemal olup olmadığını sorduğumda, o uzun ve bağırsak olduğunu varsaydığım şeyin kalanını da yuttuğunu öğrendim :) 
Panço'nun hafızası inanılmaz. Neyin nerde olduğunu hiiiiç unutmuyor. Üstelik üzerinden iki-üç gün geçmişti. 
Yani bu aralar Panço'ya çok gıcığım :)


Gıcık olduğum ikinci erkek!
Ayşe'den gelen küçük kitaplık yerine yerleşmeden önce bütün katları gezdi...


Kitaplığın yanındaki MDF dolap da "Hayvanatların Mühimmat" dolabı olarak alındı... 
Günlerdir onunla uğraşıyorum. Bitmek üzere. Yakında paylaşacağım. 
Tabii ki her işe burnunu, patisini sokan bir Ateş Kaptan varken boya işi yapmak kolay olmadı.
Üç-beş ses tellerini yırtarcasına bağırtıdan. böğürtüden sonra enseden yakalanıp salondan dışarı atılıyor ve rahat rahat boyaya devam ediliyor... Süngerleri, kağıt havluları çaldı, boya fırçalarına atladı... Boyadığım yerlerin üzerinde ayak izlerini bıraktı... bir ara ısırdım bile ama, benim dişlerim onunkiler kadar sivri olmadığı için umursamadı. 

İki hıyar maçonun "boşuna debelenme, bizden vazgeçemezsin" pozu! 


Ateş Kaptan'a neden gıcık olduğuma gelince... Puma kılıklı'nın, o güzelim büyükannenin, sularını döküyor alçak, hain, acımasız, obsesif, rezil yaratık!!!!
İzmir'den geldiğim gün yatak odasındaki koca çanağı, kapıya kadar getirilmiş olduğunu gördüm... içi boş!
Panço içmiştir belki dedim ama, hemen doldurup koyduğum kabı iki saat sonra yine aynı yerde ve bütün suları yatak odasına dağılmış halde görünce Ateş denen uyuzun yaptığını anladım. 
Ertesi sabah suyun altına kilim serdim, belki kabı parkede çekmesi kolay oluyordur diye...
on dakika sonra kilimle birlikte dertop edildi... 
Ondan sonra...
Anlatmayayım ondan sonrasını... 
Neyi yapma dersem yapıyor!
Bahar gelince sokağa çıksın, kız peşine düşsün, bir daha da eve gelmesin!

Bu pozlara da kanmayacağım. Asla!


26 Ekim 2012 Cuma

hiç bir şey göründüğü gibi değil...

Panço'yla dışarı çıktığımızda önce polis arabasının ışıklarını gördük... sonra bir araba daha olduğunu... parkın sonuna geldiğimizde iki ambulans ve sessiz bir kalabalık... ve yerde üstü örtülü bir ceset... takım elbiseli, ayakkabıları boyalı. apartmanın hemen önüne, tam orta yere konan bir sandalye de mırıldanarak ağıt yakan bir kadın. Genç bir adamın başı kucağına gömülmüş... diz çökmüş bir beden var sadece önünde... ve az ötelerinde sevdikleri biri... adı sadece ceset. Üzerlerinde bayramlık giysiler... Ve karşı kaldırımda bu acıya nasıl karşılık verileceğini bilmeyen sessiz bir kalabalık. Yedinci kattan kendini aşağıya bırakmanın nasıl olduğunu düşünüyorlardı belki de... Bahar sokak, bayramın ikinci günü beklenmedik bir biçimde karşılarına çıkan bu ölümü büyük bir sessizlik ve saygıyla karşıladı... Sokakta kimse tanımıyordu onları... Misafirdiler belki de... ölmeye gelmişler... biri toprak altına girecek ama diğer ikisi yürüyen ölü olacak artık...

Bunlar ilk izlenimlerimdi olay hakkında. 

Ve sonra kulaktan kulağa gerçeğin kırıntıları gelmeye başladı. 

Karısı sandığım kadın baldızıymış. Başını kucağına gömen genç adam, evet oğluymuş.  Karısının "Hah, yanında götür şimdi malını mülkünü" lafını eli belinde söylediği rivayet ediliyor...

Misafir değillermiş... Bayramlık giysi kısmı doğru, belki baldızı haberi duyup koşup geldi bir yerlerden... "Senin yüzünden intihar etti" diye telefon edilen kim? belli değil... 

Pançoyla paralel sokağa saptığımızda... Telaşlı yürüyen ama hedefi olmayan bir kadınla karşılaştık... "Ah! Ah!" diye sesler çıkartıyordu... Doğumdaki bir kadın gibi aldığı nefesi anında vererek... Ölümde de aynı nefes mi gerekiyor diye düşündüm hatta...  Birilerine kızıyordu, "çıkın be ortaya!" diyordu... sonra "Orda yatıyor işte! Orda yatıyor!" sonra aynı telaşla geri döndü, cesedin olduğu sokağa doğru gitti... Kaybolan ruhu mu arıyordu acaba?

Gece yürüyüşümüzde sokağa bir yığın arabanın girdiğini park yeri bulamadıklarını gördük Panço'yla... Panço hiç ilgilenmedi tabii bu olayla... artık boş olan ama akşamüstü son kez dünya üzerinde bir yer kaplayıp gitmiş olan adamın düştüğü yeri gösteriyorlardı birbirlerine... Taziyeye geliyorlardı... Kimse o giden adama soramayacaktı, niye yaptın diye... Anlatılanla yetinecekler... Kimi inanacak, kimi kendince daha ciddi gerekçeler bulacak... 

Benim gibi olaya sadece bir fotoğraf karesi gibi tanık olan da kendince yorumlayacak... Bayramlık giysiler, mırıl mırıl yakılan ağıt... Misafirdiler diyecek... Gerçi bunda bir hata yok... Dünya da misafiriz hepimiz zaten... 

Bir iki gün sonra başka bilgiler gelecek... Meraklar tatmin edilecek. Ama DVD dükkanına uğrayıp cd alan, ordaki insanlarla sohbet edip köşeyi döndüğünde babasının cesediyle karşılaşan oğul için hayat artık eskisi gibi olmayacak. O diz çöktüğü yerden belki hiç kalkamayacak. 

İnsanları dinlemek lazım. Henüz yaşarken... İnsanlar kendilerini acıya karşı fazlasıyla korumaya başladılar... 

"Ay derdini anlatanları dinlemek istemiyorum. Benim yüküm bana yeter şekerim. Ay vallahi onu da taşıyamam üzerimde..."

"Ay, kedi köpek alamam, ölürse, hastalanırsa, acımdan ölürüm... Katlanamam"

"Ay, ben sevmek istemiyorum... ot gibi olayım bana yeter" (tabii ki bunu demiyorlar :)

Kendini fazla koruma ve kollama, çürümeye neden oluyor. Kalpleri açmanın, bir başkasını dinlemenin, çare bulunamasa bile, içini dökmesine izin vermenin ne zararı var ki?

Sabah uyandığınızda, kedi gibi gerinin, köpek gibi zıplayın, nefes aldığınız için gülümseyin... Canınız sıkılıyorsa, bir dostunuza kahveye gidin... İki lafın belini bükün... dönüşte ağaçlara, kuşlara, çocuklara bakın, bir kitap alın ve mutluluğun bu kadarcık bir şey olduğuna inanın... 

ve... hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını bilin. 




16 Ekim 2012 Salı

Bir Dostumuzu Kaybettik...


Cody

O bizim yürüyüşlerimizde tanıştığımız ilk arkadaşımızdı. 
Benim sokak iti, Panço kimliğiyle ve benim gibi bir cahille ilk sabah-akşam yürüyüşlerine başladığında eve giden köşeyi döndüğümüzde burun buruna gelmişlerdi Cody'le... 
Yüreğim ağzıma gelmişti. 
Benim koca oğlanın küçük köpeklere nasıl davrandığını bilmiyordum. Heyecanlıydı. Ödümü patlatıyordu.
Neden sonra öğrendim ki, aslında heyecanlı olan bendim, Panço'da beni yansıtıyormuş. 
Cody,  beni eğitmiş oldu yani. 
Sonraki günlerde karşılaştığımızda Panço yine heyecanla koşturuyordu yanına. Koklaşıp ayrılıyorlardı. Bu karşılaşmalarda kötü bir şey olmadığını gördükçe ben sakinleştim... Panço da sakinleşti... 
Köpekler sosyal hayvanlarmış. 
Yıllarca kedilerle yaşayan benim gibi asosyal biri için tam bir şoktu bu tabii...
Yeri gelir, haftada bir gün çıkardım evden...
Yani hayatım Panço'dan önce, Panço'dan sonra denebilecek bir milada kavuştu. 
Gerekli miydi böyle bir milat?
Koca herife bakıyorum. Evet be!
İyi ki geldi diyorum. 
Onunla ben de sosyalleştim. 
Sadece Cody'yle ahbap olmadık tabii ki... Onun "bakıcılarıyla" da tanıştık;  Adnan ve Nalan'la... 
Cody'yi en çok  Adnan'la gördük. Nalan'la karşılaşmalarımız ise daha eğlenceliydi...
Çünkü onu korkutmayı başarıyorduk. Tüm dikkatini ağır aksak yürüyen Cody'ye vermiş oluyordu ve Panço, heyecanlı, soluk soluğa yanına gelinceye kadar farketmiyordu. 
Aradan bir yıl geçtikten sonra Nalan,  Panço'nun tasmasını tutup fotoğraf bile çektirdi :) 

Cody... Kalbi tekliyordu. İlaçları yurt dışından geliyordu... Bizim beş dakika da yürüdüğümüz yolu o yirmi dakikada yürüyordu... Yaşlılıktan mı? Hastalıktan mı? Hayır.  İşine öyle geldiğinden... 
Dişi köpekle karşılaştığında üç yaşında delikanlı oluyordu birden! 
Güzeller güzeli Rotweiler Sara'yı gördüğünde İtalyan çapkınlarından beter hale geliyordu.
Sara'nın vücut çalımıyla yere yuvarlansa bile... 
Nefes nefese kalsa bile... 
O güzelim dişiden uzaklaştığında birden hasta olduğu, yaşlı olduğu ve yavaş yürümesi gerektiğini hatırlıyordu... 
Bu müthiş gösterisiyle hepimizi gülmekten gebertiyordu ama,  sıkı bir hayat dersi  de veriyordu... 

Ekip ruhunu iyi bilen bilge Cody... 
Panço'nun gıcık olduğu köpeğe onunla birlikte posta koyan...
Çocukların "hangisi daha korkutucu?" seçmelerini onları kovalayarak boşa çıkaran...
Pembe dili o bembeyaz tüylerinin arasından sarkarken, takvim güzeli gibi görünen...
Mavi hırkasıyla nazar boncuğu gibi dolaşan dostumuz...
Gitti. 

Senin yokluğunu en az "ailen" kadar hissediyoruz. 

Ve seni hep köşe başında bizimle uzun bir cadde turuna mı yoksa eve mi diye babanla bakıştığın o anda hatırlayacağız. O bir adım attığında sen de atmıştın. Ama yine durup bakışmıştınız. Sonra ikinci adım; yine birlikte... Ve sonra hep birlikte yürüyüş... 

Panço bir tek seninle mehter takımı yürüyüşüne katlanıyordu biliyor musun? 

Hoşçakal dost!
Bana öğrettiklerin ve Panço'yla olan dostluğun için teşekkürler!



27 Eylül 2012 Perşembe

Mağrip'e selam olsun!


Bu küçük tepsiyi Nazo getirdi. Mağrip'e göçetmeden önce, bir sandık ve içi daha kutular, tepsilerle dolu olarak. "Al sen bunları istediğin gibi yap" dedi. 
Daha önce kahverengiye boyamış, bir de kenarlarını yaldızlamış güzelim... Sonra da bırakmış tabii... :)
İşte Nazo'cum, siparişlerinden biri bitti! 
Umarım beğenirsin.
Senin kahverengi boyan çok işime yaradı. 


Maviyi seven arkadaşım için küçük mavi benekler :)))
Steçlendi ve kaldırıldı. 
Seni bekliyor tepsin. 


Bu da elimdeki fotoğraf makinesine doğru her türlü engeli aşarak, üstüme tırmanan Ateş Kaptan!


Nihayet burnumun ucunda! 
Amacına ulaşamıyor ve kıçı dengesiz!
Bu arada tırnaklar feci batıyor!
Kimin umurunda!



O kıçının derdinde. Sonunda kendini sağlama alıyor. 
Artık ayakları sehpada!

Binnur; sana sözverdiğim fotoğrafı çekmeyi hep unuttum. Ama Ateş Kaptan'ın hemen arkasında, annemin eski dantelinden yaptığım kasenin ucunu görebilirsin. 
İçi kuru limon ve nar dolu :) 
Limonlar ve narlar bana gelince mumyalaşırlar...
Çok arkadaşıma verdim kuru limonlardan!
Limon kurutmak isteyen bana göndersin :))



19 Eylül 2012 Çarşamba

hayat kendini fena halde tekrarlıyor


Geçen yıl Ağustos'ta düşürmüştü beni Panço...
Bu yıl Eylül 18'de... 
Geçen yıl sağ kolumun üstüne düşmüştüm, sol darbe almıştı...
Bu yıl yine aynısı oldu... En çok darbeyi üzerine düşmediğim yer alıyor. 
Geçen yıl Panço 7 Temmuz da bulmuştum, Ateş Kaptan'ı bu yıl 6 Temmuz da... 
Geçen yıl işsizdim. 
Bu yıl yine işsizim... 

insanın hayatında tekrarlar fazla olunca "dersini alamamışsın şekerim, öğrenince çember kırılır" derler ya... 
Bi kafa atarım görürler günlerini... 
Ulan ne dersi var bunların! 
Sıkıcı!
Hem de çooook sıkıcı!!!!

Şu resimde çiçekler falan... kadın zıplamış falan... bana hiç öyle görünmüyor biliyor musunuz?
Avazı çıktığı kadar bağıran ve kendini boşluğa atan birini görüyorum ben!
Dünyanın kenarı olsa kesin ordan atlardım... 
Evrendeki tüm gezegenleri yerinden oynatacak bir çığlıkla hem de... 

Ateş kaptan'ın cırt cırt yırtması yetmiyor, pançonun yere yapıştırması  da cabası...
Yani bu aralar canım çoook yanıyor! 
Hem maddi hem manevi...
Birinin canını yakmasam bari!



5 Eylül 2012 Çarşamba

Ateş Kaptan'ın Seyir Defteri 3


Bu koca ayıya bayılıyorum ben! 
Garip sesler çıkarınca hala ödüm patlıyor ama... Homurdanması o kadar da kötü değil. 
Yerim ben seni, yerim! 


Burda kuş var, biliyor musun? Kafese koymuşlar...
Alırım ben onu. Görünce bağırıyor ama... Yaprakların arkasından şöyleee... 


Ne yedin sen? Ağzın feci  kokuyor aslanım! 
Dişlerini fırçala oğlum arada bir. 


İşte öyle! Bir tokat atarım, burnunu sıvazlamak zorunda kalırsın!
Aman bu cadı yine kızdı bana! Yok gözüne dikkat edecekmişim de... yok burnuna tırmık atmayacak mışım da... Ya bırak erkek erkeğe oynuyoruz şurda. 
Kızlar anlamaz!


Bir tek bu büyükanneyi halledemedim. Nedir bu aga yaa... 
Yastığın arkasına atmasam kendimi parça pinçik edecek beni! 
Kaç kez tuzak kurdum, üstüne atladım... Her seferinde dayağı yiyen ben oldum!
Büyükanneymiş! On kaplan gücünde valla. Bir dişi daha çıkmış güya... Tek dişi kalmış...
Ne faydası var? Bütün tırnaklar yerinde maşallah! 
Ulan kıçımı sığdıramadım bir türlü!

2 Eylül 2012 Pazar

Ateş Kaptan'ın seyir defteri 2


Bir düşman öldürdüm.
Çok kolay oldu. 
Kitaplık denen heyulanın üzerindeydi... Ne zamandır beni gözlüyordu oturmuş... 
Alaşağı etmenin yolunu o büyük cadı beni omzunda gezdirirken buldum. 
Farketmedi bile...
Sonra hakkından geldim!
"Aa, bunu kağıtla kaplayacaktım ben! Ne zaman hallettin lan bunu?" diye bağırdı.
Peh! 
Uyanık olsaydın! 
Tel adammış! Demir olsa ne yazar? Onu da hakkından gelirim! 

17 Ağustos 2012 Cuma

sanat doğayı taklit eder...


Kalp biçimi... 
Herkesin kabul ettiği ve sevdiği biçim...
Gerçeğiyle uzaktan yakından alakası yok...
Ama kabul edilenin doğada karşılığı var.
Bir ağacın tohumu... 

Güzel değil mi?


Sanat her zaman doğayı taklit eder.
Soyutlama yapsa bile...
Bir kitabın kapağındaki resimle, yine bir ağacın tohumu arasındaki benzerlik müthiş!
Kitaptaki uzantılar, tohumun keseciklerinden çıkacak olan uzantılar gibi geldi bana... 

Hepimiz doğanın bir parçasıyız.
Yaratıcılığımız ondan öteye düşmüyor. 

16 Ağustos 2012 Perşembe

Ateş Kaptan'ın seyir defteri...


O elindekiyle ne yapıyor bu? Versene bana onu! Fotoğraf makinesi mi? Bir yerime batacak mı? İyi... Ver ben de çıtırdatayım onu. Versene be! Vermezsen ısırım! Hiyyyt!
Kapı çalıyor! Ben toz oluyorum ahbap! Gel gelmiş!
Yemezler, geçen gün nerdeyse verecektin beni! 
İstemiyorum arkadaş ya! Ben iyiyim burda! 
Paralarım bak. Aynen o günkü gibi kan revan içinde bırakırım seni! Bırakma beniiii! 
Ha, iğneci mi geldi. İyi aman! Kim bu adam ya! İkide bir gelip canımı yakıyor. 
Panço denen dev bunun hakkından gelemiyor mu? O kadar hırlıyor, tehdit ediyor falan.
 Onun da ağzını bağlayıp sıkıştırıyorsun köşeye. 
Valla korkulur senden ama... Ben bırakmayacağım seni. 
Eğlenceli burası... Isırılcak çok yerin var. 


Yine ne oldu yahu? Ne bağırıyorsun? Karnımı serinletiyorum burda. Oynuyorum! Hışırdıyor bunlar... Senin gibi bağırmıyorlar. Bırak! Bırak ensemiii! Haaa, oyun mu oynuyorduk! Burdan oraya mı koşayım! İşte!! yine topraktayım! Yahu şu ensemi tutmasan! Kıpırdayamıyorum bak! Aaa, kanepeye uçuyoruuum! Kondum, koştum... Bak yine burdayım!
Aa, benim oyun kutum nereye gitti? 
Saksı mı? Onun adı bu mu? İyi nerde o? 
Hmmm... Biraz bekle oraya da tırmanırım! 
Oyun kutusu yoksa ben de ağaca çıkarım!
OOOO! kükredi bu! Evdeki büyükanneden daha beter bağırıyor! 
Ne olmuş tırmandıysam, bak ne güzel duruyorum dalın üzerinde!
Yuca? O ne be? Devrilmez korkma, eğildi biraz... bana merdiven oldu ... Rahat oldu! Yaa kaldırma bunu da...
Oh canıma değsin, evde koyacak yer bulamadın di mi?
Evet öyle, ben her yerde bulur tırmanırım ona... 
Tırnaklarımın kaşıntısına da iyi geliyor biliyon mu?


Büyükanneyi bağırıttırayım biraz da!
Bak bak bak, nasıl gırrrlıyor! 
İlk geldiğimde bana bağırırken sesi kısılmıştı...
Üç gün cik cikledi... 
Geçenlerde de öyle açmış ki ağzını çenesi yerinden oynadı. 
bu evde iki dişi var, ikisi de cadı!
Biri enseme yapışır, biri tırmıklar!
Hepsinin hakkından geliyorum. 
O kocaman yaratığın da... Ama bazen ödümü patlatıyor.
Mamasını koklamaya gidiyorum, öyle bir bağırıyor ki, dünya başıma yıkılıyor.
İşte o zaman ensemden yakalanmaya hiç itirazım olmuyor. 
Hadi bakalım, gidiyoruz. Oda hapsi... Neyse yemeğimi de verdiler. 
O cehennem zebanisi yemeğini bitirene kadar bir de uyku çekerim.
(tam uyuyorum, ne güzel sarılmışım tüylü örtüme, tüyleri benimkiler gibi beyaz ve yumuşak... kardeşlerimle uyuduğum günlerdeki gibi... geldi o büyük cadı, ne işin var burda yahu? ben sana kapıyı aç diye seslenmedim ki, efendim benim maceralarımı yazıyormuş da, gelip sevesi tutmuş... Aaa, ne güzel ısıracak bir kol geldi önüme... Bir güzel kemirirsin... Nereye? Ha, yazı bitmedi. iyi bitince gel çıkar beni... O zamana kadar uykumu almış olurum. Valla yapmıcam bir şey, moruğu da rahat bırakacağım, o koca ayıya da pençe atmayacağım, seni de ısırmayacağım... ama dayanamıyoruuum yaaaa!)


İşte bu var ya! beni deli ediyor azizim.
Ne menem bir kuştur anlamadım ki... yerde yürür, tavanda yürür... 
Koş Allah koş! Hep benden önde... Şimdi durmuş tam bööööle yavaş yavaş gidiyoruuuum HOP
başka yerde... 
Dilim bir karış dışarı çıkıyor, ama azimliyim! Bir gün mutlaka yakalayacağım.
Yahu bu kuşun kafesi galiba büyük cadının elinde... 
Onu mu kovalasam! 
Kaçma! Kaçma! 
şu elini bi... 


7 Ağustos 2012 Salı

ikonlar... totemler...

Akp hükümetinin 10 yıllık icraatı yeni ikonlar kattı hayatımıza. 
Osmanlı'ya ilgi hortladı. Ama nedense Osmanlı denince sadece Topkapı akla geliyor. 
Haremde olmak marifetmiş gibi ordaki kadınların giydikleri, yedikleri içtikleri, katıp takıştırdıkları
pek bir revaçta. 
Saray hayatını düşleyenlerin hepsinin hayalinde Hürrem'lik var herhalde... Adı sanı unutulmuş binlerce cariyeden biri olmayı içleri almıyordur. 
Hatta onların analarından, babalarından, yurtlarından zorla koparılıp saraya kapatılmış kızlar olduğunu bile düşünmek istemiyorlardır. Saraydalar ya... bir elleri yağda bir elleri balda... Padişah arada bir kümese girip
"şu pilici" hazırlayın diyor... Bu illet mi onların düşlerinde, nimet mi? 

Günümüz kadını için, her türlü isteğe cevap verecek biçimde eğitilmiş yüzlerce kadın arasından "seçilmiş" olmak kesinlikle bir nimet olarak görülüyor. 

Evlerinin baş köşesine koydukları kaftan bibloları, kolyeler bunu söylüyor bana. 

İnsan neden bir giysiyi totem haline getirir?

Bunu hiç aklım almıyor? İçi boş bir giysi! 

Temsil ettiği tek şey; güç, iktidar. 

İktidarlar hele de sorgulanamayan güçlere sahipse illa ki zalim olurlar.

Peki bu kadınlar mazohist mi? Niye kadınları aşağılayan bir kurumu yüceltir? Hem de sadece urbasıyla...

Hayran olduğu bir padişah olsa, onu anlayabilirim belki. Ne bileyim, belki yayılmacı, sömürgeci bir zihniyete ve dünya görüşüne sahiptir de, o padişah seksen halkı kırıp geçirmiş sınırlarını genişletmiştir, bu hatun da onun totemine bakıp bakıp güneşte kalmış tereyağı gibi eriyordur. Bu bile bir anlam taşıyor.

Ama kaftan yahu!

İçi boş! 

Kendine güvensizliğin, ezikliğin, çaresizliğin göstergesi gibi... her yanlarını kaftanladılar, yaldızladılar! 

Ama ne yapsanız boş!

Kaftanın içi boş!

Sizin de! 



Kaftana benzemiyor mu? 

Bu da bir ikon. 

Bir dinin ikonu. Ama boş değil. Üzerinde acı çeken biri var. 




Dünyada birileri acıyı çekenin yanında...

Birileri de içi boş urbaların... 

Boynunuza haç takın falan demiyorum. 

Sadece, totemlerinizi seçerken, kendinizi ele verdiğinizi bilin diyorum.