28 Kasım 2011 Pazartesi

"12 eylül 1980 akıl tutulması"


Yazının başlığı foto muhabiri Kadir Can'ın 1974-80 arası fotoğraflarından oluşan kitabının adı.
Henüz kitabı edinemedim, bu fotoğrafa da Milliyet'teki tanıtım yazısında rastladım. 
Çok manidar geldi nedense... 
"Yaşasın faşizme, emperyalizme karşı savaşan güçlerin birliği" temalı ve o  dönemde etkili fraksiyonların pankartları ile süslü bir bina... ama henüz inşa halinde bir bina... İstanbul mu? Yoksa İzmir mi? Çıkartamadım... 

80 den sonra bu henüz "tamamlanmamış" bir yapıda sergilenen birlik görüntüsü darmadağın olur.
Kehanet gibi... Geçmişi; kökü, temeli ya da sistemi kısaca geleneği ve "yapısı" olmayan bir hareket... Tek yürek olması gerekirken, kanser gibi kendini çoğaltır ve yok eder.  
Şimdi nerede yosun gibi yeşerip ortaya çıkacağı konuşuluyor... 
benzer hücreler aranıyor... kültür mantarı gibi yetiştirilmeye çalışılıyor. 
dünya üzerinden kazınıp atıldı ya... toprağı yok ya... 
organik olması için toprağının zehirden arındırılması gerekiyor...
ama o toprak çok kirlendi, çok!



21 Kasım 2011 Pazartesi

19 Kasım 2011 Cumartesi

hanginiz becerebilir bunu?


Tarçınlı kurabiyelerin iştah açıcılığından, mum ışığının romantizminden ve uzun bir aradan sonra bir bok resmiyle dönüş yapıyorum... 
Anne olanlar çocuklarının bokuna bile değer verir, yalan mı? 
Benim tüylü, moruk kızım da kakasını kumuna dimdik bırakmayı başarmış... marifetini göstermeyelim mi yani? 



Iyy! diyenlere dilimizi çıkartıyoruz! 
İnzivaya çekildiği yatak odasının yetersiz ışığında ve çekenin telaşı yüzünden yine netlik es geçilmiş... flu fotoğraflar klasiğim olacak, en iyisi fotoşop numaraları öğrenip bunları "sanatsal" kıvama getirmek...  


Pek mutlu görünmüyor değil mi?
Tecrit edilmiş bir hayat yaşıyor, kolay değil. Panço'lu hayata geçişimiz nerdeyse beşinci ayını dolduracak. Hepimiz için ikiye ayrılmış yaşam birimlerini bir araya getirmenin, onları birbirlerine tanıştırmanın yollarını arıyorum ve deniyorum. Bazen rastlantılar yardım ediyor. 
Koridorun kapısını açıyorum, a, kızım küçük odada yemeğinin başında, kapı açılınca kabak gibi ortada, Panço'da koridor kapısının önünde yatıyor. Ah, işte gözgöze geldiler. Panço esniyor, arada bir bakıp başını çeviriyor... Cesar'dan öğrendiğime göre bu iyi bir şey... ilgisi kedinin üzerinde sabitlenmiş değil. Ama kızın ilgisi tam anlamıyla sabitlenmiş... Tıp denmiş gibi başı köpeğe dönük bakışlarıyla onu olduğu yere mıhlamaya karar vermiş sanki. 
Sonunda yorulup kapıyı kapatan ben oluyorum. 
Bir başka gün, oğlanı içeri davet ediyorum, yatak odasına kadar götürüp yatağın üstündeki kızla bir karşılaşma daha yaşatıyorum. Nedense ağlamaklı sesler çıkartıyor. (bu şifreyi çözemedim henüz) ama geri geri çıkıyor odadan... Eh bu da iyi bir şey... uzaklaşıyor. 
Ve bu gece!
Radikal bir kararla kızı kucaklayıp salona getiriyorum. Aylardır ayak basmadığı topraklara geri dönüş!
Panço sahte kemiğiyle eskiden kızımın yastıklarına el koyduğu kanepenin üzerinde... A, bana ödül mü getirdin? bakışıyla kemiği falan unutup öyle bir atlıyor ki aşağıya... Uçan tekmem hazır! Siktir lan! Git! Yürü! Böğrüne ufak bir dokunuş tekmeyle! (ufak olduğu kesin! sıkı olsaydı hönk diye kalırdı) Geri gidiyor. Biz de üstüne yürüyoruz kızımla... Kızım da haddini bildiriyor FIFFF! aa, bu tıslamayı iyi bilirim ben! kızıma yardım ediyorum hemen. Aynı tıslamanın daha güçlüsü benden çıkıyınca oğlan yine kanapeye çıkıyor. Kemik? hah! beklesin. Ayak ayak ütüne atıp, başını da dayıyor üzerlerine, karşısına oturan bize bakıyor. Daha doğrusu kucağımda iyice top olmuş kızıma! Sonra bana göz atıyor. "Neden kucağında? onu daha mı çok seviyorsun? demek böyle ha?!" Aynen böyle koçum, o benim kraliçem, ona yaklaş seni parça pinçik ederim! 
Kalbim çarpıyor, ter basıyor! Ama kontrollü ve sakini oynuyorum karşısında. Televizyon izliyorum. Hay anasını satayım, kumanda masanın üzerinde kalmış, bari haberler olmasıydı karşımda... siniri bozuluyor insanın. Kader! İzle... biryandan kız okşanıp sakin kalması sağlanıyor, bir yandan oğlanın bakışları kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Biri daha olmalı evde ki tasmasından çekip ilgisini uzaklaştırsın. Yok. Ne yapalım? Sehpanın üzerindeki eşyalar ne güne duruyor. Al kalemi fırlat! Hasss! ulan bu kalemi ısırırsa tüm mürekkep koltuğa bulaşacak! Satmışım anasını, bulaşsın! Kızıma bulaşmasından daha iyi. Kalemi ne halt edeyim şimdi diye incelemesi işe yarıyor, kemiği aklına geliyor. Çatı çutur onu hallederken kızım onu seyrediyor... "Bu cehennem kaçkınını hangi salak evin içine sokar? diye düşündüğünden adım gibi eminim! 

Sonunda kemik bitiyor. 
Bir lokma bir şey yese bile arkasından su içmek gibi bir adeti olan Panço kanepeden inip suyuna giderken kızın hafiften irkildiğini, salondan çıkar çıkmaz, derin bir soluk alıp verdiğini farkediyorum. O göreceli olarak rahatladı ama, ben Panço'nun dönüşünü kollamaya devam ediyorum. Çünkü onun trafiği doğrudan bizim yanımıza olabilir. O zaman neler olacağının senaryosunu yazmaya başlıyorum. Gelip kızı koklamak isteyebilir.

 A) ben itiraz edip dürterim
B) kız itiraz edip tırmık atar
C) hepimizden daha hızlı davranıp kıza diş atar
D) hiçbiri olmaz... 

Netekim, olmadı. Bizim kucak kucağa muhabbetimize ince sesle sitemlerini gönderip koridorda yattı. 
Biraz daha kızımla oturup inziva yerine götürdüm yine... Aynı odada en uzun süreyi az çok başarılı denebilecek biçimde atlattık. Hergün buna benzer alıştırmaları yapma niyetindeyim. 
Kızı taşıma çantasıyla salona getirip oğlanı da tasma marifetiyle adam etmek gibi bir denemeye tabii tutacağım. Cesar'ın yaptığı gibi... Bu konuda ilgisi tehlikeli olan tek yaratık Panço. Kucağımda gördüğünde de nedense av, ödül, yemek muamelesi yapıyor. kızın kraliçe olduğunu anlatmak lazım! 
Yoksa işler en üstteki resme döner!