19 Şubat 2012 Pazar

Yedi ayda neler değişti...


Başka bir şeyler yazmaya niyetim vardı. 
Fotoğrafları tararken Panço'mun eski resimlerini gördüm... 
Yukardaki sokaktan ilk geldiği gecenin sabahı... eve sokup doğru balkona götürmüştüm. Önüne suyunu koydum ve kapıyı kapattım. Hemen yattı. O uyudu mu bilemem, ama ben sabaha kadar gözümü kırpmamıştım. "Ben ne yapıyorum? Evde kedi var. tamam, köpek seviyorsun ama, bu kadar büyüğüyle nasıl başedersin? Huyunu suyunu bilmezsin... Yaşını bile bilmiyorsun, eve uyum sağlayacağı ne malum? Egzaması var diyorlar, ya kediye geçerse? Yoluk yoluk bir hali var, ya uyuzsa?" 

Hiç bir sorunu yokmuş garibimin. Sabah verdiğim kedi mamasını yaladı yuttu. Sonra yıkama, yağlamaya götürüldü. Ancak ondan sonra odaya girebildi. Zaten Pumakılıklım, çoktan divanın altında yerini almıştı. Evi kısa zamanda ele geçirdi Panço.


İki gün sonra da bu hale geldi güzelim benim... Ufaldı! Şimdiki bilgim olsaydı, o yoluk yoluk duran tüyleri bir fırçayla hallederdim. Altından gelen tüyler yumuşacıktı çünkü...  O da farkındaydı tabii ki nasıl şabalak göründüğünün... :))  

Temmuz sıcağında güneşi engelleyecek tüylerden yoksun bıraktık yaratığı. İnsanlar genellikle "A, onlar çok rahat ediyor, ferahlıyorlar!" diyor ama, asla doğru değil. Aralardaki ince, küçük tüyler  hem güneşi hem de soğuğu engelliyor. Bizim gibi soyunmaya ihtiyaçları yok onların. 
Yazın sadece hortumla yıkayacağım hazreti :) Ne hale gelirim göreceğiz. 


Ve....
Şimdiki hali Panço'mun. Tevekkeli aniden karşılarına çıktığımızda irkiliyor bazıları. Bayaa adama dönmüş, Fizik olarak tabii. Ruh olarak o zaten adamdı :)
Bu aralar yapılan traşın yol yol görüntüsüyle azıcık bozuk görünüyoruz yine... Önemli değil, o kadar hızlı döküyor ki tüylerini zibidi... iki ay sonra cillop gibi olur. 
Bugün kaçmadan fırçalattı kendini. Yine küçük bir yastık dolduracak kadar kıl çıkardık. Ne kadar fırçalarsam fırçalayayım, etrafta uçuşan tüylere engel olamıyorum. Eskiden kızla yarışırdım. Onun tüyleri benim saçlarım... 
Bazen birinciliği ben alırdım. Uzunluk avantajıyla tabii... Panço geldikten sonra ikimiz de masum kaldık. 
Şampiyon Panço! 
Pamuk tarlası gibi boynuna, kıçına el at, bir tomar krem rengi yumuşacık tüy topla! 
Toplarız. Eğlenceli aynı zamanda.
İyi ki geldin hayatıma len! 

9 Şubat 2012 Perşembe

Grip sonrası...

Grip olup kendimi dilimlenen limon gibi hissettikten sonra yalnız yaşayanların köpek sahibi olmasının ne kadar acıklı olduğuna uyanmıştım ya... Aslında bu hastalık bana yeni insanlar kazandırdı. 
İlki Güzin hanım... Kendisi gezdiremeyince Panço için bir arkadaşını yönlendirmişti. Serdar ertesi günü geldi ve   Panço sanki ne olacağını biliyormuş gibi sabırla kapı zilinin çalmasını bekledi. Kapıyı açtım, merhaba, hoşgeldiniz demeye kalmadan Panço aradan sıyrıldı ve alıp başını gitti.  "Ohooo bir de sizin muhabbetinizi bekleyemem!" 
Köpekleri bilen birine açıklama yapmak gerekmiyor tabii. Tasmasını alıp aşağıya indi Serdar. Yarım saat sonra geldiler. Şöyle bi baktım. Hiç durumu garipseyen bir hali yok benimkinin. Önemli olan gezmek, işemek ve de sıçmaksa, kiminle yaptığı önemli değilmiş gibi bir havası var. E, biraz bozuldum tabii :)) İnsan vazgeçilmez olmayı mı istiyor ne...  İşin matrağı, saat 15 oldu mu mızırdanmaya başlayan "Ya ne yapıyorsun yine masa başında, hadi kalk gidelim, iki twit atayım, bir mail okuyayım" diyen Panço kafasını kollarına dayamış aşağıdan aşağıdan bakıp bekliyor. Pem de saat beşi kadar... Kapı zili çalar çalmaz, sanki kırk yıldır onu gezdiren Serdar'mış gibi bir heyecan kasırgasıyla kapıya koşmalar falan... E, ama bu kadarı ayıp olmuyor mu? Olmuyor.
Hebele hebele diye zıplayarak gidiyor. 

Duyargaları, antenleri, sezgileri, dalakları ya da adını bilmediğim diğer bir yanları bir şeylerin değiştiğini biliyor ve anında uyum gösteriyorlar. 

Aynı merkezden bize de lazım. 
Bu arada Serdar benim oğlanın şifreleri çözmeye başladı. En önemli takıntısı trafik!
"Arabalarla kötü tecrübesi olmuş, karşıdan karşıya geçerken çekiniyor" dedi. 
Bilmez miyim? Biz onu yenmek için Luna ve Uğur'la alıştırma yapmıştık. Artık benimle öyle bir sorunu yok. Ama Serdar'a belli ki ilk anda güvenmemiş. "Şimdi bu delikanlı  arabaların çarptığından haberdar mıdır ki?" Beni bu canavarların arasına sokmaya çalışıyor ama... Ya ne bileyim, başımıza bir iş getirmesin?" diye tırsmış... Serdar da üşenmemiş bir kaç kez geçirmiş onu ışıklardan :) 
Ahh ah. Orda olup görmek isterdim. "Yahu ben ışıklardan geçmeyi biliyorum, seninle geçmeyi bilmiyorum. Bırak şu sınavı, hadi çekip gidelim şu yoldan  ben altıma yapacağım bak şimdi!"
Üç gün dediğin nedir ki... benim oğlanı uğurlayıp yarım saat sonra da içeri aldığım ve kendimi servis bekleyen öğrenci annesi gibi hissettiğim mutlu günler bitiverdi. Azıcık da pahalı bu iş. Yoksa günleri uzatırdım biraz... Gerçi işim olsaydı belki bu kadar pahalı gelmezdi ama...  Çok gerekli bir sektör. Hastalık var, akla gelmeyen acil durum var, abuk sabuk şeyler var... en önemlisi yalnızlık var. Herkes evine gelip kedine bir tas mama ve su veriyor ama, köpeğini iki kez alıp gezdiren olmuyor. Hele benimki gibi sokak etiketliyse ve biraz da iri kıyım bir oğlansa... "o bir melek, valla billa bebek" desen de çaresi yok! 

Neyse mutlu günler bitti ve biz yine sokaklardaydık. Serdar'ın gezi güzergahı farklıydı, üç gün boyunca bizi görmeye alışkın olanlar tarafından merak edilmişiz. Bunlardan biri de yolumuzun üstündeki taksi durağı :) 
Yaşlıca bir görevlisi var durağın. " Nerelerdeydiniz? Kaç gündür arabada bekletiyorum bunu!" deyip aşağıdaki  sopayı elime tutuşturdu. 



Benim için hazırlamış. Sokak köpekleri tarafından saldırıya uğruyoruz ya... Düşünmesi harika bir şey. Oturup bu sopayı oyması, bazı yerlerini inceltmesi falan... 


Ama üzerine bunu yazması biraz ürkütücü değil mi? 
Vay canına! Adalet sopayla sağlanacaksa... Ölmüşüz helvamızı karan yok!
Neyse, yine de teşekkür edip aldım. Evde bir köşede duruyor şimdi. 
Bu ara yine sopa taşıyorum ama, ince kıvamından... Yere vurup şangır şungur ses çıkaranından... 
benim derdim hayvanlara vurup onları öldürmek değil ki... Korkutmak! 
Adaletin bu mu dünya! şarkısı söyletmek istemiyoruz hiç bir hayvana! 
Ve biz eski rutinimize dönmüşken bir telefon... Arayan Güzin hanım! 
Önce uyanamadım. Kim? falan? Aa! Pozito pet clup!
Nasıl olduğumu soruyor, neler yaptığımızı falan... 
İnanamadım! Hayvan sevenler farklı insanlardır diyorum. Kuşkusu olana bir kez daha söyleyeyim...  Kalıbımı basarım öyleler!
Kırk yıl dostum gibi hissettim birden. Nasıl mutlu oldum anlatamam. 
havalar biraz ısınsın... Biraz bahar sevinci yaşayalım... Bir cesaret bağdat caddesine inip caddebostan'ın yolunu tutacağım Pozito'yu ve Güzin'i ziyaret edeceğim. Belki ordaki canlar için bisküvi yapıp götürürüz. 
Eli boş gitmek olmaz değil mi :)

. Hayatta doğru bakmakta yarar var. 
Hasta olmak berbat bir şey ama..Bu hastalık bana iki insan kazandırdı. 
Hayatıma da bloguma da hoşgeldin Güzin :)