29 Mayıs 2012 Salı

Büyü zamanı

Bahar geldi gidiyor, ben daha çiçeklerimin arasında oturup da şöööyle bir balkon sefası yapamadım.
Güneşi gördüğümüz günler anında deli rüzgara, sağanak yağmura dönüşebiliyor. Üzerimizden ceket eksik olmadı. Şikayetçi miyim? Hayır! Ama biraz ara verseydin be yağmurum, rüzgarım! Her sağanakta iligime kadar ıslanmaktan fenalık geldi. 


Analı kızlı yanyana iki saksıdalar katmerli fuşya sardunyalarım. Ortak yolculukları güneşe doğru... 
yanlarında duran kaktüsüm bile bu sene gayret etti çiçek açmaya... onları kıskandı galiba. Yine de çok başarılı olduğu söylenemez. 



Cam güzelim, çıtır kızım kışı içerde geçirdi, soluğu balkonda alır almaz bir coştu bir coştu... hatta fırtınanın dallarını kırmasına da aldırmadı... 



Işıktan mı? Bana inat mı nedir bilmiyorum, koyu bordo sardunyalar bile fuşya göstermişler kendilerini :)


Belki de bu yıl  bordonun fuşya kardeşini aldığım için bozulmuştur. Pek alımlı değil mi?


Cam güzelinin fırtına da kırılan dalını çuhaların yanına sokuşturuverdim... A, bir sev orayı, bir yapraklan, bir çiçeklen... Kalenderim benim:)


Her şey fuşya mı? Değil valla... bu da zarif  pembe sardunyam... 
Balkonum sokaktan da pek güzel görünüyor. Birer dal çiçek isteyenler arttı :) 
Fırtınadan kırılan bütün sardunya dalları yeni evlerine gittiler. 



Alın size  iki dişi kalmış canavar :))) Binnur bu hali de girer mi rüyana :)
Battaniyemiz hala kalkmadı bu yıl. Geceleri ben de altına sokuyorum bacaklarımı. 


Fotoğraf makinesinin de fırça görevi yapmasından tırsan Panço :) Tetikte... 
Bir yandan da parka gelenleri kesiyor... 

Bak balkonum coştu güneş kardeş. Hadi sen de bize katıl. Azcık ısınalım. 

22 Mayıs 2012 Salı

mayıs ayı çoook önemli...

Çünkü Mayıs'ın 23'ünde kardeşim doğdu. :) 

Yıllarca tek çocuk olarak yaşadıktan sonra, annemin her "galiba kardeşin olacak" deyip sonu hüsranla biten (neden olduğuna aklım ermediği yaşlar) hamileliklerinden sonra, yaşımın artık minik bir kardeşi kıskanayım mı, utanayım mı dolaylarına geldiği sırada,  ilk defa annemi karnı büyürken gördüm... Hamilelik için sakıncalı bulunan yaşlardaydı, o zamanlar için... Şimdi ise insanların önce kariyer planlamasıyla, çocuk için elverişli olduğu düşünülen bir yaş olup çıktı... Annem ters bir şey yapıp da düşük olmasın diye tuvalete girdiğinde "Çok ıkınma sakın" diye arkasından seslendiğim günlerden sonra bir sabah anneannem odama girdi, yanakları elma gibi kızarmış... "Ne oldu?" dediğimde "Ninen doğuruyor!" dedi. Anneannemin annesi yani :) İyi tamam, anlaşıldı... 



Evin salonu doğumhaneye çevrilmiş, doğum sırasında gelmesi planlanan komşumuz ve ebe gelmiş... Sıcak sular, çarşaflar, havlular... Koşuşturma... Annemin inlemeleri... Hiç öyle çığlık çığlığa bir doğum değil. Saate bakıyorum. "Ben okula gitmeden doğar mı?" Anneannem cevap veriyor. "Seni üç gün beklemiştik. Sen okula git istersen!" Annemin en büyük korkusu benim doğumum gibi zorlu bir bekleyiş... Öyle olmadı.
Ben okula gitmeden geldi. Allahım o ne melodik bir ağlama!
Kapılar açıldı... Yüzler gülüyor. Hem sevinç hem şaşkınlık! Çabuk doğdu! Hemen odaya daldım. Anneme nasılsın? Uhuuu... cevap verecek hali yok! İyi tamam, ben o veledi ararım. İyi de nerde bu? sesi geliyor kendi ortada yok! Aa! Divanın üzerinde bir havlu serilmiş, altında o güzel sesin sahibi. Havlu açılıp bakılır...
siyah uzun saçlı, pembe beyaz yanaklarıyla şahane bir bebek! "Kim şimdi bu ışığı gözüme sokan?" deyip açtı gözlerini baktı. "Aa, gözleri mavi!" dedim.
"Değişir, bebek mavisi o!" dediler.
"Değişmez!" dedim. Rüyamda gördüğüm gibi doğduğunu nereden bilecekler?
Değişmedi! 



Bebeğin büyümesi bir fidanın büyümesiyle aynı zarafette. 
Önce ince, narin, kırılgan... 
Kökünü sağlamlaştırdıktan sonra güçlü bir çınar oluveriyor birden!
İlk kahkahasını atmasına da ben neden oldum. Rastlantı tabii...
Mamasını yedirirken yanında duran ağız silme bezine uzanırken ben alınca bastı kahkahayı. 
Hemen oyuna dönüştürdük tabii... Tek kahkaha yetmez ablalara :) 


Kız çocukları büyürken ağabeyleri olsun ister. 
Hem onlara hayatı öğretsin hem onları kollasın diye... 
Benim kardeşim, benden çoook sonra gelse de o rolü üstlendi. 
Hayatı benim için kolaylaştırdı. 
Yaşanır ve katlanılır kıldı. 
Sadece benim için değil... Annem ve herkes için... 


Doğum günün kutlu olsun kardeşim.
Nam-ı diğer Bahama Kartalı'm. :)
Ben üniversitede o ilkokuldayken bana yazdığı mektuba attığı imza üstüne yapıştı kaldı. 
Ben o kartalı çook seviyorum :)
Bu renkler onun fotoğrafları.
ama onun hayatıma kattığını tek renk değil,  gökkuşağı karşılar ancak!
Heeey Bahama Kartalı... Morudun lem :)
Daha dün gibi hatırlıyorum doğumunu ama kırk yıl oldu moruk!
Hadi evlen artık da görümcelik yapayım şöyle ağız tadıyla :)
Allahım ne güzel uğraşırım ben, o kız seni üzmeye falan kalkarsa... 
Off! Dişlerim uzadı...:)))

Seni ilk aşkı olarak bilen Puma kılıklı
ve
aileye sonradan katılsa da, gördüğünde sevincini ayaklanarak gösteren Panço da seni bol bol yalıyor.  




9 Mayıs 2012 Çarşamba

şaşkın üretici...

Unuttum bunları
:)


 Hamurla kabartma tablolar...



sadece üç tane olduğu için araya kaynadı :)))

beş olacaktı ama, hamurun azizliğine uğradı iki tanesi... kururken çöktü! kağıdı bozdu... 

az iş yapmamışım yahu... 


8 Mayıs 2012 Salı

görücüye çıkanlar


Anneler gününe hediyelikler hazırlamıştım. Ama onları sergileyecek bir yer bulamadım. Evde uygun değildi. Pumakılıklı, Panço, benim işlerimin ve ruhumun dağınıklığı yüzünden... Ama bugün gelen bir telefonla blogda sergilemeye söz verdim. Hadi bakalım, görücüye çıkıyoruz. Aşağıda gördüğünüz süslü kutuların aslı astarı şu yukarda gördüğünüz ödül bisküvi kutusu... 
önce verniklendi, sonra beyaza boyandı, sonra tekrar boyandı ve çeşitli işlemlerden geçti... ama içerden görülüyor hazret... köpekleri yok etmek mümkün değil. 
İyi ki de öyle... 

kutunun üstündeki çiçekler çiçek zımbasıyla özel kağıtlardan kesildi. Kabarık formdalar...  içindeki çiçeklerle de çiçeksiz de olabilir. 





daha önceki fenarbahçeli yıldızların bu kez GS'lisi :)

 


Yukardakiler önce gazete ile kaplandı sonra boyandı ve peçeteler kesilip yapıştırıldı.

Yandakiler kapakları :)
gazete ile kaplandı, boyandı ve peçete ile minik tablolar yapıldı...

Atmıyoruz, doğayı kirletmiyoruz. !!!

Dünya'ya sevgi ve saygı atölyesinin ürünleri bunlar :))))))



Minik kuş evleri. Yakın çekimde üç oda bir salon gibi göründüğüne bakmayın... büyük bir bardak boyundalar :)


Kartvizit yerine herkesin verdiği reklam magnetleri de dönüştürüldü... 

Ve kuşlar... 




Hepsi bir sepete sığıyor :)



Tavuklarımı seviyorum :)


Bunlar da yaptığım son "klasik" ahşap işler... Ben geri dönüşümden hoşlanıyorum. 


Başınızı sola eğip bakarsanız.... döndüremedim hazreti :((


Kalemin üstünde durduğu kağıtta dear mom yazıyor... anneler gününe dair tek kanıt :)


Bunlar da kendime yaptıklarım :)) paper mache...  benim kızıl yıldızım, neşeli... 


Çalışma odamın kapısında karşılıyor sizi kalbim :)

İki ayda sadece bu kadar yapabildim. :( 
Boya, bekle... köpeği gezdir, süsle, bekle... vernikle bekle... seri üretim yapmak zormuş... 

ama çoook keyifli... 





6 Mayıs 2012 Pazar

Mayıs çiçekleri


Mayıs çiçekleri güzeldir
Güzel olan herşey gibi kırılgan...


Boyunları incedir, kolay kırılır...
ama yok edilemezler...
Bir sonraki Mayıs binlercesi yine yeşerir... 


Mayıs çiçekleri her damlayı kucaklar...
yenilmenin değil, yenilenmenin şenliğidir mayıs...


Her basamak, her dönüş, dosta götürür...
Hayat yanılsama diyorlar...
Ölüm ne o zaman?
İyi ki doğdun arkadaşım!




4 Mayıs 2012 Cuma

farklı arayışların sonu...

Bazen insana yaptığı iş yetmez.
Bazen insana yaptığı iş, çok sevse de ruhunu satıyormuş duygusu verir. 
Bazen insan kendini "düzen" denilen o düzensizlikten ayrı tutmak ister. 
Yapabileceklerinin sınırını zorlar. 
Sınırlarını iter, yumruklar, genişletmeye çalışır... 
Hayattan vazgeçmemenin, karanlığa teslim olmamanın yolunu arar... 
Yaratıcı olmak zorundadır insan. Hayatı yenilemek için... 
Bunun en güzel yolu da dönüştürmek... 
Hayaller hayatının merkezindeyse eğer, herşeyi dönüştürebilirsin. Herşeyden yeni bir "öykü" yaratabilirsin. 
İşin öyküyse, işin insana insanı anlatmaksa, insana yapabileceklerini de gösterebilmeyi hayal edersin. Güzelleşen bir dünyayı... öylesine elimizde ki, herşeyi güzelleştirmek ve dönüştürmek... 
Bunu hayal etmeye başladığında duramazsın zaten... onları başkaları da görsün istersin. Paylaşmak, çoğalmak...  
"geri dönüşüm" projesi de böyle başladı. Kendimi başka alanlarda da ifade edebilme tutkusuyla... 
Kendime başka bir "yaşam biçimi", yeni bir iş alanı yaratma arzusuyla... 
Denemeydi. Başarılı olsaydı, belki o alan önceliğim olacaktı. 
Deneyemedim bile :) 
Koşullar uygun düşmedi. 


Ama vazgeçmedim. 
Elimdekilerle ve yeni hedeflerimle fiziki değil, sanal dükkanlarda deneyeceğim şansımı. Cahil olduğum bir konu... Epey araştırmam gerekecek. 
İşte yaptıklarımdan biri. Geri dönüşüm ürünü. 
Panço'nun bisküvi kabı. Plastik. Saksı kadar büyük. Kapağı da var. Onlar da minik tablolara dönüştü. 
Bir ara onları da fotoğraflayıp koyacağım. 
Bu Fenerbahçeli bir arkadaşa armağan gitti. Yanındaki kuş ve kafesiyle birlikte. 



 
Ve bugün elinde bahar dalıyla gelen arkadaşımın çiçekleri içine kağıt çiçek yapmadığım bir tanesinin içine kuruldu. Çok da yakıştı. Güzel bir vazo olmamış mı? silikonla yapıştırdığım o yeşil zincir ve çiçekleri iki yıl önce tığa merak saldığım sırada yapmıştım. Hatta o ipleri aldığım dükkan sahibi öğretmişti çiçek yapmayı, ayak üstü... Becermişim di mi? Yapabildikten sonra hemen başka bir şeye ilgi duyuyorum. Yay olmanın güzelliği ya da bokluğu :) herşeyi merak edersin, öğrenir, geçersin... Hayatta merak edilecek o kadar çok şey var ki...


Onca şey yaparken, aslında tepsi, kutu falan boyamaktan o kadar da hoşlanmadığımı farkettim. 
Beni heyecanlandıran bu "geri dönüşüm" işleri... 
Yaratıcılığı zorlayan, geliştiren işler. 
Yakında çok acayip işlerle karşınızda olacağım. 
Asal işime döneyim şimdi... 
Öykü yaratmaya, hayatı değiştirmeye devam edeyim... 


24 Nisan 2012 Salı

kuşu kafesledim


Face de kendin yap sayfasında bunu gördüğümde bayıldım. Ertesi gece oturup yaptım. 
Çok keyifli ve çok kolay


Deneyin. Yapın.
Panço divana atlarken kuyruğuyla savuruyor, kuş kafesten kaçar gibi sallanıyor... 

11 Nisan 2012 Çarşamba

kıl olasım geldi...


Sorular...
Bazı sorular beni böyle dehşete düşürüyor...
az önce haberlerde spiker kısa film yarışmasını kazanan konuğuna "neden yarışmaya katıldınız?" dedi. 
Aklıma ilk gelen cevap "Sana ne!" oluyor. 
Neden katıldın? Neden film çektin? Neden yazar oldun? Neden???? Sana ne bok!
Sen neden bu kadar salak sorular soruyorsun? Bu kadar salaksan neden muhabir oldun? 
Nasıl bir cevap seni tatmin eder bu hayatta? 
"Rüyamda gördüm, ak sakallı dede bana yaz, çiz, çek, öldür falan dedi."
Bir gün yolda yürürken ayağım taşa takıldı, düştüm, burnum film kutusuna sıkıştı, ondan beridir habire çekiyorum."
"Güneşli bir günde cam biliyordum, camda bir yazı belirdi ve bana öldür dedi." 
Ne söylersen söyle tatmin olmuyorlar...
"Bu işi yapmasaydın ne yapardın?"
Kendi ÖSYM kurbanı ya, yandaş arıyor.
"Tombala çekerdim. Hangi meslek çıkarsa... Ben daha iyisini yaptım, üniversite sınavına girdim, bu çıktı."
Neden bir mesleği seçen insanlara hedeflerini sormazlar?
Neden başarısının sırrını sormazlar? 
sonraki projesini sormazlar? 
Neden suçlu gibi davranırlar?
Neden bu kadar SALAKLAR?
Ne kıl adam bunlar yaa!

28 Mart 2012 Çarşamba

yeni alanlara doğru...


Yeni işler...
Saksısından çiçeğine kadar... 
Saksı da bildiğimiz saksı değil. Panço'nun ödül bisküvilerinin olduğu plastik kutu. 
Bu bir geri dönüşüm projesi...


Ben bir atölye istiyorum. Kocamaaan, geniş, aydınlık bir yer istiyorum
Bunları yaparken ortalık öyle dağıldı ki... kendimi kaybedeceğim yakında kağıtların, boyaların arasında...

Sonrakileri bekleyin... mor, pembe çiçekleri... kırmızı, yeşil saksıları... acayip şeyler çıkıyor ortaya...
Az kaldı!


12 Mart 2012 Pazartesi

bazen olmaz...


Yazmak istenir... kafada çok şey vardır... seksensekiz kez kayıt için sayfalar açılır... ama olmaz.
Susturan baykuş mudur? Kuzgun mu?
Belki ikisi de... 

Bazen çok çalışılır, biriktirilir, ama konuşulamaz... 

Anlatılamayanlar çuvala konur, serin yerde saklanır. 
Zamanı gelince elbet filizlenir...

Bazen çok istense bile insan konuşamaz. 

Bazen susmak ve çoook çok çalışmak gerekir. 

Ama yine de "ben burdayım" demek gerekir :)


19 Şubat 2012 Pazar

Yedi ayda neler değişti...


Başka bir şeyler yazmaya niyetim vardı. 
Fotoğrafları tararken Panço'mun eski resimlerini gördüm... 
Yukardaki sokaktan ilk geldiği gecenin sabahı... eve sokup doğru balkona götürmüştüm. Önüne suyunu koydum ve kapıyı kapattım. Hemen yattı. O uyudu mu bilemem, ama ben sabaha kadar gözümü kırpmamıştım. "Ben ne yapıyorum? Evde kedi var. tamam, köpek seviyorsun ama, bu kadar büyüğüyle nasıl başedersin? Huyunu suyunu bilmezsin... Yaşını bile bilmiyorsun, eve uyum sağlayacağı ne malum? Egzaması var diyorlar, ya kediye geçerse? Yoluk yoluk bir hali var, ya uyuzsa?" 

Hiç bir sorunu yokmuş garibimin. Sabah verdiğim kedi mamasını yaladı yuttu. Sonra yıkama, yağlamaya götürüldü. Ancak ondan sonra odaya girebildi. Zaten Pumakılıklım, çoktan divanın altında yerini almıştı. Evi kısa zamanda ele geçirdi Panço.


İki gün sonra da bu hale geldi güzelim benim... Ufaldı! Şimdiki bilgim olsaydı, o yoluk yoluk duran tüyleri bir fırçayla hallederdim. Altından gelen tüyler yumuşacıktı çünkü...  O da farkındaydı tabii ki nasıl şabalak göründüğünün... :))  

Temmuz sıcağında güneşi engelleyecek tüylerden yoksun bıraktık yaratığı. İnsanlar genellikle "A, onlar çok rahat ediyor, ferahlıyorlar!" diyor ama, asla doğru değil. Aralardaki ince, küçük tüyler  hem güneşi hem de soğuğu engelliyor. Bizim gibi soyunmaya ihtiyaçları yok onların. 
Yazın sadece hortumla yıkayacağım hazreti :) Ne hale gelirim göreceğiz. 


Ve....
Şimdiki hali Panço'mun. Tevekkeli aniden karşılarına çıktığımızda irkiliyor bazıları. Bayaa adama dönmüş, Fizik olarak tabii. Ruh olarak o zaten adamdı :)
Bu aralar yapılan traşın yol yol görüntüsüyle azıcık bozuk görünüyoruz yine... Önemli değil, o kadar hızlı döküyor ki tüylerini zibidi... iki ay sonra cillop gibi olur. 
Bugün kaçmadan fırçalattı kendini. Yine küçük bir yastık dolduracak kadar kıl çıkardık. Ne kadar fırçalarsam fırçalayayım, etrafta uçuşan tüylere engel olamıyorum. Eskiden kızla yarışırdım. Onun tüyleri benim saçlarım... 
Bazen birinciliği ben alırdım. Uzunluk avantajıyla tabii... Panço geldikten sonra ikimiz de masum kaldık. 
Şampiyon Panço! 
Pamuk tarlası gibi boynuna, kıçına el at, bir tomar krem rengi yumuşacık tüy topla! 
Toplarız. Eğlenceli aynı zamanda.
İyi ki geldin hayatıma len! 

11 Şubat 2012 Cumartesi

9 Şubat 2012 Perşembe

Grip sonrası...

Grip olup kendimi dilimlenen limon gibi hissettikten sonra yalnız yaşayanların köpek sahibi olmasının ne kadar acıklı olduğuna uyanmıştım ya... Aslında bu hastalık bana yeni insanlar kazandırdı. 
İlki Güzin hanım... Kendisi gezdiremeyince Panço için bir arkadaşını yönlendirmişti. Serdar ertesi günü geldi ve   Panço sanki ne olacağını biliyormuş gibi sabırla kapı zilinin çalmasını bekledi. Kapıyı açtım, merhaba, hoşgeldiniz demeye kalmadan Panço aradan sıyrıldı ve alıp başını gitti.  "Ohooo bir de sizin muhabbetinizi bekleyemem!" 
Köpekleri bilen birine açıklama yapmak gerekmiyor tabii. Tasmasını alıp aşağıya indi Serdar. Yarım saat sonra geldiler. Şöyle bi baktım. Hiç durumu garipseyen bir hali yok benimkinin. Önemli olan gezmek, işemek ve de sıçmaksa, kiminle yaptığı önemli değilmiş gibi bir havası var. E, biraz bozuldum tabii :)) İnsan vazgeçilmez olmayı mı istiyor ne...  İşin matrağı, saat 15 oldu mu mızırdanmaya başlayan "Ya ne yapıyorsun yine masa başında, hadi kalk gidelim, iki twit atayım, bir mail okuyayım" diyen Panço kafasını kollarına dayamış aşağıdan aşağıdan bakıp bekliyor. Pem de saat beşi kadar... Kapı zili çalar çalmaz, sanki kırk yıldır onu gezdiren Serdar'mış gibi bir heyecan kasırgasıyla kapıya koşmalar falan... E, ama bu kadarı ayıp olmuyor mu? Olmuyor.
Hebele hebele diye zıplayarak gidiyor. 

Duyargaları, antenleri, sezgileri, dalakları ya da adını bilmediğim diğer bir yanları bir şeylerin değiştiğini biliyor ve anında uyum gösteriyorlar. 

Aynı merkezden bize de lazım. 
Bu arada Serdar benim oğlanın şifreleri çözmeye başladı. En önemli takıntısı trafik!
"Arabalarla kötü tecrübesi olmuş, karşıdan karşıya geçerken çekiniyor" dedi. 
Bilmez miyim? Biz onu yenmek için Luna ve Uğur'la alıştırma yapmıştık. Artık benimle öyle bir sorunu yok. Ama Serdar'a belli ki ilk anda güvenmemiş. "Şimdi bu delikanlı  arabaların çarptığından haberdar mıdır ki?" Beni bu canavarların arasına sokmaya çalışıyor ama... Ya ne bileyim, başımıza bir iş getirmesin?" diye tırsmış... Serdar da üşenmemiş bir kaç kez geçirmiş onu ışıklardan :) 
Ahh ah. Orda olup görmek isterdim. "Yahu ben ışıklardan geçmeyi biliyorum, seninle geçmeyi bilmiyorum. Bırak şu sınavı, hadi çekip gidelim şu yoldan  ben altıma yapacağım bak şimdi!"
Üç gün dediğin nedir ki... benim oğlanı uğurlayıp yarım saat sonra da içeri aldığım ve kendimi servis bekleyen öğrenci annesi gibi hissettiğim mutlu günler bitiverdi. Azıcık da pahalı bu iş. Yoksa günleri uzatırdım biraz... Gerçi işim olsaydı belki bu kadar pahalı gelmezdi ama...  Çok gerekli bir sektör. Hastalık var, akla gelmeyen acil durum var, abuk sabuk şeyler var... en önemlisi yalnızlık var. Herkes evine gelip kedine bir tas mama ve su veriyor ama, köpeğini iki kez alıp gezdiren olmuyor. Hele benimki gibi sokak etiketliyse ve biraz da iri kıyım bir oğlansa... "o bir melek, valla billa bebek" desen de çaresi yok! 

Neyse mutlu günler bitti ve biz yine sokaklardaydık. Serdar'ın gezi güzergahı farklıydı, üç gün boyunca bizi görmeye alışkın olanlar tarafından merak edilmişiz. Bunlardan biri de yolumuzun üstündeki taksi durağı :) 
Yaşlıca bir görevlisi var durağın. " Nerelerdeydiniz? Kaç gündür arabada bekletiyorum bunu!" deyip aşağıdaki  sopayı elime tutuşturdu. 



Benim için hazırlamış. Sokak köpekleri tarafından saldırıya uğruyoruz ya... Düşünmesi harika bir şey. Oturup bu sopayı oyması, bazı yerlerini inceltmesi falan... 


Ama üzerine bunu yazması biraz ürkütücü değil mi? 
Vay canına! Adalet sopayla sağlanacaksa... Ölmüşüz helvamızı karan yok!
Neyse, yine de teşekkür edip aldım. Evde bir köşede duruyor şimdi. 
Bu ara yine sopa taşıyorum ama, ince kıvamından... Yere vurup şangır şungur ses çıkaranından... 
benim derdim hayvanlara vurup onları öldürmek değil ki... Korkutmak! 
Adaletin bu mu dünya! şarkısı söyletmek istemiyoruz hiç bir hayvana! 
Ve biz eski rutinimize dönmüşken bir telefon... Arayan Güzin hanım! 
Önce uyanamadım. Kim? falan? Aa! Pozito pet clup!
Nasıl olduğumu soruyor, neler yaptığımızı falan... 
İnanamadım! Hayvan sevenler farklı insanlardır diyorum. Kuşkusu olana bir kez daha söyleyeyim...  Kalıbımı basarım öyleler!
Kırk yıl dostum gibi hissettim birden. Nasıl mutlu oldum anlatamam. 
havalar biraz ısınsın... Biraz bahar sevinci yaşayalım... Bir cesaret bağdat caddesine inip caddebostan'ın yolunu tutacağım Pozito'yu ve Güzin'i ziyaret edeceğim. Belki ordaki canlar için bisküvi yapıp götürürüz. 
Eli boş gitmek olmaz değil mi :)

. Hayatta doğru bakmakta yarar var. 
Hasta olmak berbat bir şey ama..Bu hastalık bana iki insan kazandırdı. 
Hayatıma da bloguma da hoşgeldin Güzin :)